fügen ünal şen

Önce miydi, sonra mıydı, yağmur muydu...

Cumartesi, Aralık 12, 2009 -Kategori: Hayat


Sonra yağmur başladı...

Serindi.
Denizin iyot kokusu, yosun kokusu, tuz kokusu, çakıl taşlarının kum kokusu billur damlalarda toplanmıştı.

Yüzümü göğe kaldırdım.
Sonbaharın sarı yapraklarında nefeslenen damlaların savruluşlarını seyrettim.
Damlalarda gökkuşağı kırılıyordu. Ya
da ben öyle sandım.

Bir yağmur damlası gözümün tam içine düştü.
Acı duydum.

O serin ıslaklık, burgu gibi gözbebeğimden yüreğime kadar indi.
Gökkuşağı uzaklarda parça parça oldu. Belki de olmadı, ben öyle sandım.

 

Saçlarım yüzüme yapışmıştı ve ellerim üşüdü birden. Durup dururken sokağım yabancılaştı gözümde.
Telaşlandım, güvensiz hissettim kendimi.

 
Tüyleri ıslanmış, ıslanınca daha da siyahlaşmış, sert ve uzun gagalı kargalar havalandı köşe başından.
Islak kanatlarının gürültüsü sonbaharın sessizliğinde yankılandı.
Belki de yankılanmadı, ben öyle sandım.

Yağmur gürültüsüzdü. Sadece yağıyordu.
Sakince ve sessizce. Ilık değildi hayır. Serindi. Yavaş yavaş yağıyordu.
Yolun eğik bölümünde biriken suda zıplayan damlaları saymaya kalktım. Bir, yedi, yirmiiki...
Suda yüzüm yansıdı.
Islak saçlı, yabancı bakışlı yüzüme bakakaldım. Bir damla sudaki yüzümün üstüne düştü. Gözümün çevresinde bir halka oluştu önce.
Sonra bir tane, bir tane daha...
Hızla çoğalan küçük halkalar yüzüme yayıldılar.
Onlar çoğaldıkça, karıştım.

Ben karıştıkça halkalar çoğaldı.

Yağmur hızlandıkça her şey karıştı. İyot kokuyordu evet. Denize gidemeyenlere, denizi getiriyordu. Çocuksu bir hayal filizlendi yüreğimde aniden.
Herkese istediğini getiren yağmurlar, rüzgârlar dolaştı durdu hayallerimde.
Kuşların renkli kanatlarında kırıldı bu kez gökkuşakları.
Yeni, hiç görülmemiş renkler uçuştu.
Mavi renk geldi avucuma kondu.
Sanki bir kuştu.

Dokundum.
Küçüktü, sıcaktı ve yüreği telaşlı atıyordu. Belki de atmıyordu, ben öyle sandım.

Yüzümü suda bıraktım.
Çocuksu hayalleri sokağımın başında. Küçük ve başıboş adımlarla,
seyrek yapraklı ağacın yanına gittim. Islak ve karışıktım.
Yağmur hiç dinmeyecek gibi yağıyordu. Yorgundum herhalde. Yağmuru da, rüzgârı da,yorgunluğumu da umursamayacak kadar...
İnce gövdeli ağacın gövdesinde dolaştı gözlerim.
Bunca yağmura rağmen kuru yerleri vardı; şaşırdım.
Yaslandım.

Yüzümü göğe kaldırdım.
Sonbaharın sarı yapraklarında nefeslenen damlaların savruluşlarını seyrettim.
Önce miydi, sonra mıydı, yağmur muydu?

Hiç bilmedim.

 

Sonbahar Yakın'dan

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

KUMRU

Salı, Aralık 1, 2009 -Kategori: Hayat

 

  

                                        Siyah ışığa çağrı mıdır.

                         Çağrı söz müdür, şarkı mıdır?

 

 

 

Kubbesinde kırmızı, mavi, sarı ışıkların asılı olduğu büyük çadıra girdi. Mavi koltukların önünden ağır adımlarla geçip sahnenin önüne geldi. Buradan bakınca boyu, sahneden biraz uzundu.

 

Giysileri siyahtı.

Baştanbaşa siyah.

Onca rengin içinden neden siyah?

 

                                  Siyaha kendi rengini katmak daha mı kolaydır?

                                  Siyah renkleri daha mı saf bırakır?

 

Sahneye baktı. Sandalyeler, kablolar, enstrümanlar, notalar, plastik su bardakları ona baktılar.

Sahneye çıkan beş küçük tahta merdiven ona baktı.

Şimdi sakindi her şey ama akşam bir şölen yaşanacaktı. Gitar “mi majörle” tanışacak, keman notalara ses verecek, piyano sözle yarışacaktı.

O, tepesinde renkli yağlı kağıtlarla kaplanmış ışıklarla aydınlanacaktı.

 

Ama şimdi siyahtı.

Baştan başa siyah.

                               

                                   Siyah ışığa çağrı mıdır?

                                   Çağrı söz müdür, şarkı mıdır?

 

Salon boştu, zemin tahtaydı. Adımlar ağır ve yankılıydı. Sahneyi kulisten ayıran uzun perdeler de siyahtı. Kalındı.

“Mım mımlarını” duydum.

Sözsüz, notasız mım mımlarını.

Vokalde...

 

Sahne boştu. İnce uzun çeliğin ucuna tutturulmuş mikrofona bir karış mesafedeki dudaklar, en erken birkaç saat sonra yerini alacaktı. Çelik renkli mikrofon nefese, sese hasret bekleyecekti bir müddet.

 

Ama mırıldanmalar yalnız değildi. Tahta zeminden yükselen tok gıcırtılar ve perdelerin hışırtıları boşluğu dolduruyordu.

Yürüdü.

Yalnız ve karanlıkta.

Mım mımların tonu yükseldi, “nanı nanı na na naaa. Naaanım”

Yankısı iyiydi salonun.

                              

                                    Ses, siyahta daha mı güçlenir?

                                    Siyah sese duvar mıdır?

 

Sahnede yürüdü. Kenarda bekleyen sandalyeyi getirip orta yere yerleştirdi. Sırtını salona, yüzünü orkestraya verdi.

“Nanı nanı na na nııı. Nanım nam”

 

Bu sessizlik, bu tek başınalık iyi gelmişti. Birazdan nasılsa başlayacaktı curcuna. Akortlar, bağırışlar, tonlamalar, ses ayarlamalar, efektler, parça geçmeler...

Şimdi, böyle, kendisi ve mım mımlarıyla.

Sustu.

Sessizlik siyahtı. Siyah ve derin.

 

Birden bir kanat çırptı koca salonda. Kemanın yanından, davulun üstünden, gitara doğru bir gölge uçtu.

Siyahın içinde yorgun bir kanat sesi...

 

Sustu.

Nefesini tuttu. Ne tahta zemin gıcırdadı, ne kalın perdeler hışırdadı. Sadece koca kubbe salonun üstüne yağan yağmurun, bir de siyahın içinde bir yerlerde gizlenmiş kanadın sesi vardı.

 

Yerinden kalktı. Daha ilk adımı atmıştı ki, telaşlı kanatlar çırpınışa geçti. Çırpınış karanlıkta büyüdü.

Durdu.

Telaşlı ve korkak kanatların sahibini ürkütmemek için yerinde çakıldı kaldı.

Ses yine çıkıp gitmişti salondan.

 

Bir tek yağmur, tek yağmur...

Kırmızı pençeler, tahta zeminde tıkırtılar çıkardı. Ve minik gaga, tık tıklar. Kanatlar bir açıldı bir kapandı. Birden piyanodan “doo” sesi yükseldi. “Do” salonu doldururken, kanatlar mavi, sarı, kırmızı lambaların asılı olduğu tavana yöneldi.

 

Geniş ve bomboş salonda, üstelik dışarıda sağnak yağmur ve soğuk varken uçtu.

Kendi rüzgarından üşüyerek...

Yorgun ve ıslak bir kumruydu.

Gördü.

 

Sahnenin tepesindeki çelik boruların üstünde, bir öne bir arkaya yaylanarak dengesini kurmaya çalışan, pas kanatlı, minik gagalı, zayıf ve yalnız bir kumruydu.

Lambanın yaydığı sıcaklığa sığınan üşümüş bir kumru...

Öylece durdu.

Kırmızı jelatinle kaplı lambanın sıcağına yerleşti.

 

Gülümsedi mi?

Şarkısını söyledi.

                       “Ama sizin adınız ne?”

 

Kimse bilmedi.

Kimse cevap vermedi.

 

                       “Benim dengemi bozmayınız” 

 

Orada kelimeler uçuşuyordu. Harf, ses, söz ve uçuşuyordu.

Uçuyordu.

Şarkı söylüyordu.

Şarkılarda bildiği bütün sevdaları, aşkları, hüzünleri, çelişkileri söylüyordu.

Kızgınlıklarını, kırgınlıklarını...

Duydum.

 

Ellerini, zaten küçük olan ellerini yumruk yapmıştı. Sıkıyordu.

Karanlığın içinde ışığı peşine takan iki yumruk havada sessizliği dövüyordu. Sessizlik, şarkıya, alkışa yeniliyordu.

Gördüm.

 

Kimselere sezdirmeden sözleri, şarkıları, notaları topladı karanlıktan.

Karanlıktan, karanlığı topladı.

Tılsım mıydı?

Kim bilir!

 

Giysileri siyahtı.

Karanlık değil, siyahtı.

                         

                          Siyah nerede başlar, karanlık nerede?

 

Şarkı söyledi. Saatlerce. Tıka basa dolu salonda an oldu hüzünle baktı gözler, an oldu gülüşlerle kıvrıldı dudaklar.

Şarkılarda yaşamı söyledi.

 

Hayır, söndürün o gözünün içinde patlayan mavili, yeşilli, kırmızılı sahte sahne ışıklarını.

Görmüyor musunuz, sevmiyor, gözlerini açamıyor. Sesinin tınısı, ışığın içinde kırılıyor. Bırakın karanlıkta söylesin şarkısını.

Hele hele o dumanı çekin alın gözlerinden, gözbebeklerinden. Savurun.

Görmüyor musunuz, soluk alamıyor.

 

Eğildi. Küçük elleriyle kocaman öpüşler gönderdi karanlığa.

Alkış topladı.

Şarkıları, sevgileri, aşkları topladı.

Sonra kalın siyah perdenin arkasına geçti. Ilık su içti, terini sildi. Siyah giysisinin üstüne siyah bir şal attı.

Karanlıkta bir tek beyaz yüzü kaldı.

 

Kocaman arabasını getirdiler kulis kapısına. Koştu. Soğuk çelik renkli kapıya dokundu; dondu.

Hızla geri döndü, boş salona daldı. Sıcağa sığınan kumruyu aradı. Kırmızı jelatinli lambanın yanı boştu. Mavininki de, sarınınki de. Bütün lambaların yanı...

 

Salon karanlıktı.

Sahne boştu.

Dışarıda yağmur hala sağnaktı.

Hava soğuktu.

 

Yavaş adımlarla kapıya yöneldi. Arabasına biniyordu ki, boş salondaki piyanodan “do” sesi yükseldi.

Gülümsedi. 

 

(BİR PROVA GECESİNDE SEZEN AKSU İÇİN; BİR ANI PAYLAŞMAK'TAN) 


Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

10 Kasım için

<_script /><_script /> 

 


(Makbule Atadan'ın vedası) 


 
4 Kasım Çarşamba 1953

 

Bazen cevabını bilmediğim, doğrusu pek de bilmek istemediğim sorular gelir aklıma, takılır...

Sorsam bir türlü, sussam bir türlü...

 

Bazen ne kadar uğraşıp yazsam da hayat dışarda kalır, yazsam bir türlü, yazmasam bir türlü...

 

Bugün, çok acayip bir gün.

Ne martıyı beklerim haber almak için, ne Eyüp’ü... Kendim bilhassa görmek isterim.

 

Büyük Ata’nın naaşının Anıtkabir’e nakli töreni başladı...

 

Bugün, Ankara’da, Etnografya Müzesi’nde olmak isterim. Hayır, bir tarihi ana şahitlik etmek değildir telaşım, Makbule Hanımefendi’nin gölgesinde, saygıyla beklemek, sendelerse dizlerine derman, kollarına dayanak olmak isterim sadece...

 

Bugün, Ata’nın geçici istirahatgâhı açılıyor.

 

Devletin üst düzey temsilcileri oradalar, orası dediğim yer Etnografya Müzesi... Kalabalık var ama ses yok.

Sadece zincirli makaraların odanın tavanına yerleştirilirkenki zonklamayı andıran gürültüsü yankı yapıyor. Mermer lahit sökülüyor, betonlar kırılıyor.

 

Herkes gibi ben de bekliyorum.

 

Bir süre sonra kurşun tabut ortaya çıkıyor. Göz ucuyla bakıyorum Makbule Hanımefendi ağlıyor.

 

Oradakiler, ne yapacağını çok iyi biliyorlar, tabut 15 yıldır beklediği yerden dev makaraların yardımıyla alınıp, salonun zeminine yerleştiriliyor.

 

Koca salonda konuşan tek bir kişi yok, zincir sesleri, zemine oturan kurşun tabutun tok sesi, ayak sesleri, birbirine sürtünen ceketlerin hışırtıları...

 

Bu uğultunun içinde siz yanaktan süzülen yaşların sesini duyabilir misiniz? Duyuluyor, Makbule Hanımefendi, Ata’nın kızkardeşi ağlıyor.

 

Tam da bu sırada Başvekil Adnan Menderes, yanına geliyor, “Hanımefendi buyurunuz”diyor ve belli belirsiz bir biçimde koluna girerek Ata’nın tabutunun yanına götürüyor.

 

Birlikte yürüyoruz sanki...

Yine kimseler konuşmuyor. Makbule Hanımefendi, küçük ve zor adımlarla tabutun yanına varıyor. Başını tabuta dayayıp, öylece dakikalarca kalıyor.

 

Belki de bir an için de olsa uzaklara, Selânik’teki çocukluk günlerine gidiyor... Neredeyse iki büklüm olan bu yaşlı ve yaslı kadının yüzünde gördüğüm acıyı tarifine kimseler muktedir değilken, ya ben hangi yanlışın içindeyim ki sürdürüyorum yazmayı...

 

Zorla nefes alıyor, zaten kendi sağlığı da pek iyi değil. Bir an için, sadece bir an için yaşlı parmaklarıyla tabuta dokunuyor; belli ki kardeşine, Ata’ya dokunuyor...

 

Sahi bu kaçıncı vedalaşmalarıdır hayatlarındaki? Bir kardeşi askere, cepheye, savaşa, ölüme, Anıtkabir’e uğurlamaların hesabını kim yapar ki?

 

 

                                                                                                         10 Kasım Salı, 1953

 

O gün, bugün... Ata, Anıtkabir’e naklediliyor. Ağustos’tan beri törenlerin provası yapılıyordu.

 

Atatürk’ün naaşı, bugün, Etnografya Müzesi’nden alınıp Anıtkabir’e götürülecek. Koca ülke tek bir yürek ki o yürek yasla dolu...

 

Sabahın erken saatleri. Telaş yok, hayır, herşey düşünüldüğü, kararlaştırıldığı gibi düzenli bir biçimde sürüyor. Etnografya Müzesi’nde bir odada bekliyor Ata’nın naaşı, yanında da içine konulacağı gül ağacından tabut.

 

Başında ve ayakucunda birer kişi nöbette. Tam da o anda, üsteğmen Remzi Güven, Ata’nın başını bağlayanlara “Acaba, yüzünü görebilir miyim?” diye sormasa, kefeni aralamasalar, öylece, Dolmabahçe’nin rıhtımında ve yahut  penceresinde defalarca gördüğüm yüzü son bir kez daha görebilir miydim hiç?

 

Ölümünün üzerinden 15 yıl geçmiş olmasına rağmen, hiç bozulmadan öylece uyuyor gibi yatıyor olmasına şaşar mıydım?

 

Salacak’ta her pencere nedense ardına kadar açık, bu Kasım soğuğuna rağmen radyolardan çıkan sesler birleşsin, tek ve yüksek bir ses olsun diye mi bilmem...

 

Konuşan yok. Denizin üstü bomboş.

 

Ata’nın ebedi istirahatgâhına tevdii münasebetiyle yapılan törenin safhalarını milyonlarca kişi radyolardan dinliyor. Ata’nın naaşı, katafalka konuldu, geniş alanla toplanan binlerce kişi saygı duruşunda bulundu.

 

Sonra da Anıtkabir’deki mozelenin tam altındaki mezar odasında toprağa veriliyor Ata; ülkenin her ilinden gelen topraklar arasına.

 

Sahi, ya annesinin Karşıyaka’daki mezarından alınan toprak, tabutun neresine konmuştur, baş kısmına mı, gövdesine mi? Ne manasız bir soru, elbette her zerresine!

 

Kuzey Yanım, Ayazım isimli kitaptan

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

EGELİ SEZEN'İN KÜRT AÇILIMI

 

“Kürt açılımı” diyorlar.

“Demokratik paket” diyorlar…

“Yol haritası” diyorlar…

 

“Hükümet her kesimden temsilcilerle görüşecek” diyorlar.
“Muhalefet henüz kararsız” diyorlar.
“Zülfü Livaneli, Sezen Aksu, Bakan Beşir Atalay’la görüşecek” diyorlar.

2009’un Ağustosu’nu gösteriyor takvimler.

 

İstanbul nasıl sıcak, nasıl telaşlı.

Siyaset nasıl sıcak, nasıl telaşlı
.

İnat değil mi, yazın sıcağını bırakıp bahar yağmuruna gidiyorum.

Yine inadımdan 2002’ye varıyorum.

Üstelik İstanbul’da değil Diyarbakır’dayım.

Mart ayındayım, Nevruz’dayım…

 

Birkaç yıl önce, bir başka Nevruz günü, Cizre’deki olaylarda can veren gazeteci arkadaşım İzzet Keser’i ana ana, binlerce kişinin arasına katılıyorum, Diyarbakır Fuar Alanı’na yürüyorum.

Nasıl güzel, nasıl şiddetli bir yağmur yağıyor…

Nasıl tüm korkular bir tılsımlı sesle yıkanıyor.

 

SEZEN NEVRUZ'DA DİYARBAKIR'DA ŞARKI SÖYLÜYOR.

 

Sonra bir başka gün, bir başka mekânda aynı tılsımlı sesi dinliyorum:


“Uçsuz, bucaksız bir alanın içinde yüzbinlerce kişiydik. Şarkı söyleyen kadın bendim. Normalde olmayan bir şey oluyordu sahnede. Şarkı söylerken hiçbir şey düşünmek mümkün değildir. Oysa ben hem şarkı söylüyor hem düşünüyordum.

 

Bir meditasyon anı gibi... Düşünceler ben çağırmadan geliyordu. Olağanüstü güvenlik önlemleri, polisler, tanklar, silahlar, telsiz konuşmaları, son derece gergin ve telaşlı görevliler, korumalar, onlarca gazeteci, kameraman... Neredeyse hepsinin yüzünde, her an tatsız bir olay çıkabileceği endişesi...

 

Ben, yirmi sekiz yıldır sivil hareketlerin dışında, her türlü siyasi görüş ve tavıra eşit mesafede durmaya çalışan Egeli Sezen Diyarbakır`ın orta yerinde nasıl oluyor da bütün şarkıları yüzbinlerle bir ağızdan söylüyorum. Kelimeler de ben çağırmadan geliyorlar.

 

Bu hüzünlü dünya macerasında hala parçalanmaya direniyorsak, bunun bir tek sebebi olmalı: Ortak duygu, ortak akıl. Ben Diyarbakır’da şunu gördüm. Oradaki bütün insanlar çok şey öğrenmişler. Olağanüstü bir iç disiplin ve siyasi bilinci her gün biraz daha geliştirerek ağırbaşlılıkla bekliyorlar.

Herkesin beklediğini... Biraz ilgi, biraz sevgi, biraz adalet.”

 

Ben bu yazıyı niye mi yazdım;

Biraz ilgi, biraz sevgi, biraz adalet...
Sezen, Bakan Atalay’a neler söyleyecek diye merak edenlere ipucu olsun.

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

NİL'İN ÖZRÜ

Nil Karaibrahimgil genç bir popçu...
Tanımam.
Şarkılarınından bir tanesini bile bilmem, söyleyemem.
Ne konserine gittim, ne baştan sona bir klibini izledim.

Ama Nil Karaibrahimgil diye genç bir popçu olduğunu bilirim.
Sevimli, deli dolu, farkı, cevval, kendine güvenen, birşeyleri bilen biri gibi görünür hep bana.
Öyle midir; değil midir, bilenler, tanıyanlar değerlendirsin.
Ben kendi payıma tek bir sıfatından eminim artık.
FARKLI olduğundan...

Kaç zamandır manşetlerde Nil Karaibrahimgil.
Neşet Ertaş ile ilgili söylediği, söylemediği, söyleyip aslında yanlış ifade ettiği sözler yüzünden.
Elbette onu benim gözümde farklı kılan bu değil; tersine bu sözlerin peşinden özür dilemeyi bilebilmesi.

Bunu büyük bir açık yüreklilikle, saygıyla, sevgiyle, hiç gocunmadan, "Oh söyledim, ne de güzel gündem yarattım, pek de güzel reklamım oldu" pazarlamacılığından uzak, yüreğinin, aile görgüsünün en derininden yapabilmesi.

Allah aşkına şöyle bir düşünün, bildiğiniz duyduğunuz, orta yerde salkım saçak asılı kalan onca bayağı sözün, polemiğin ardından kaç kişi ÖZÜR DİLER, ELLERİNDEN ÖPERİM büyüklüğünü gösterdi, hatırladığınız tek bir örnek var mı?

Ne yazık ki benim yok. O sebepten diyorum, Nil Karaibrahimgil'i tanımam, ama bilirim, kim bana onu sorarsa bundan böyle; sıfatlarına "yürekli"yi de eklerim... 

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

İMRALI'dan mektup var

Perşembe, August 6, 2009 -Kategori: haber

Artık sıkıldım.
Oturup iki satır yazayım, "adımı koyayım" istedim.
Benim yazım sizinkine benzemez, dilim, sözüm sizinkiyle bir değil, amenna...

Lâkin diyeceklerim var, dinleyin.

Çoğunuz bilmez belki ama çok eskiden adım Kalolimnos idi benim. Sonra Orhan Bey'in kumandanı Emir Ali, gelip Osmanlı bayrağını dikince en yüksek tepeme; adımı Emir Ali yaptılar.

Ses etmedim.
Gel zaman, git zaman Emir Ali oldu İmralı, böyle bilindim.
Topraklarımı seven, bağrımı okşayan Rumlar yaşardı Lozan'a kadar. Mübadele dediler, gittiler. 

1935'te bağrıma, ülkenin ilk yarıaçık cezaevini diktiler.
Belki de kaderim o gün değişti.
Belli ki kaderim o gün değişti.
Sonrasında, 1960'tı Adnan, Fatin, Hasan...
Yok daha fazla yazmam, yazamam...

1999'da Öcalan'ı getirdiniz, yine sesim çıkmadı.
Ama yeter.
Sıkıldım artık.

Şimdi yine gazeterde, televiyonlarda adım geçiyor, başkasının adı yerine...
"İmralı'dan emir geldi" diyorlar.
"İmralı isterse bu iş biter"diyorlar.
Adımı anıp başkasının adını gizliyorlar.
Adımın içine başka ad ekliyorlar.
Sahi, adımda neyi gizliyorlar?
Neden?

İmralı demek Apo demekten kolay mı geliyor?
Hayatı mı yumuşatıyor, sözleri mi?
Yapmayın.
Kolaya kaçmayın.

Ben Marmara'nın orta yerinde bir küçük adayım, başkasının adına adımı katmayın.
Ya topyekün unutun beni, sulara gömün, ya anlayın.

Benim adım İmralı.
Ben taştan topraktan ibaret bir adayım.
Dilinizi yakan adı, adıma saklamayın.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Fihristim

Salı, Temmuz 28, 2009 -Kategori: Hayat

 

Korktuğun oluyor mu hiç?
Durup dururken...

Solukların sıklaşıp, gözlerin kısılıyor mu?
Alaca kanatlı yaban kuşlarının tiz çığlıkları, içinde bir yerlerde daireler çizip, çizip, duvarlarına çarpıyor mu?

Canın acıyor mu hiç yokken? Oturduğun koltuğu aniden, hiç sebepsiz değiştiriyor musun, gazeteyi buruşturup  fırlatıyor musun?

Derin solukların, anlam veremediğin iç çekişlere dönüşüyor mu?

Korktuğun oluyor mu hiç?
Durup dururken...

Bugün tam sana yazmak için masama oturduğumda işte bu korkuyu duydum; “kaybetmek” koydum adını.

Koltuğum dar geldi, odam küçüldü, aydınlığı gitti, gölgeler doldu.
Kalabalık, karışık, tıklım tıkış...
Savurdu beni.
Korkuttu da.

Nedenini biliyor muyum?
Tam olarak bilmiyorum, hayır.
Ama tahmin edebiliyorum. Çünkü, dün elime eski telefon defterim geçti. 

Siyah derisine hiç bir şey olmamıştı, bir tek yandan dışarı fırlayan büyük harfler yer, yer erimişti.

A’dan Z’ye ...
Şöyle bir göz attım.
Ne çok isim, ne çok rakam.
Geçen onca yılın isim özeti...
Kimi gülümsetti beni, kimi aklımı karıştırdı.

Unutmayacağımdan öylesine eminmişim ki, çoğunun soyadını bile yazmamışım. Şimdi 118’den numaralarını soramıyorum bu yüzden. Aramadığım, arayamadığım, hatırlayamadığım bir sürü isim.

Buydu korkutan...
Aslında sana da olabilir bu, belki de çoktan olmuştur.Telefon fihristini yenilerken kaç ismi yeni deftere yazamadıysan, zaman, senden “o kadar” çalmış demek; bunu anladım.

 Ya da sen zamana “o kadar” verdin... Her “isim” bir can, bir yaşam, bir zenginlikken, sevgiyken, avucumun içinden uçup gitmiş demek; buna yandım, buna ağladım.

Adına “zaman” dediğimiz rüzgârla, isimsiz ve hissedilmeyen bir savruluş, küçük bir defterin beyazı çoktan griye dönmüş yapraklarının arasına sıkışıp kalan, unutulmuş yaşamlarla yüzüme vuruldu.

 Üstelik bir zaman paylaşılan yaşamlarla... Şimdi çok geride bırakılmış yaşamlarla. İşte içimi acıtan bu. Bundan korktum ben bu sabah.

 Sahi, korktuğun olur mu hiç, durup dururken?


(KUYTUDA BÜYÜR HAYAT'tan...) 

 

 

 

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

FOTOĞRAF

Çok zaman öncenin değil hayır; ben diyeyim 30 yıl, siz deyin bir dakika...
O kadar.

Siyah beyaz bir fotoğraf.
Ya da siyahların gri olduğu, beyazın çoktan uçtuğu; öyle diyelim...

Kim bilir nerelerde saklamışım, hırpalanmamış hayır; incelmiş biraz.
Dokunmaya korkuyor insan...
O kadar.

"İstersen fotoğrafı geri getirebilirim" dedi arkadaşım; bilemedim. İster miydim?
Karar veremedim.
Ben öylece beklerken, o usulca çekti aldı elimden.

Fotoğrafın fotoğrafını çekti, bilgisayara aktardı, grileri ton ton siyaha yaklaştırdı, uçmuş alanları beyaz yaptı, beyazları gri...

Ağaçlar göründü önce, arkadaki deniz hafifçe kıpırdadı.
Sonra biz...
Yüzümüz gölgede kalmış poz verirken, aydınlattı...

Haklıydı arkadaşım, fotoğraf geri gelmişti. 
Siyahlar, griler, beyazlar, ağaçlar, gölgeler; hepsi, topyekün dönmüştü, fotoğraftaki yoktu bir tek.

 

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Michael Jackson;

Cuma, Hazirane 26, 2009 -Kategori: haber




Tuhaftı...
"Vay be" dedim, bu kadar işte...
Sabahın erken saatlerinde zihnime kazınan bir görüntü söyletti bunu bana...

Görüntü CNN International'da döndü de döndü. Üzerine "Michael Jackson'ın ölümü" yazısı düştü. Tanıdığım, tanımadığım bir sürü isim Larry King'e Jackson'u anlattı durdu.

Yo, yanlış anlaşılmasın, bu değil bana "Vay be" dedirten.
Starların olağandışı hayatlarının, olağandışı noktalanacağını düşünürüm ben. Bu olağandışılık normal gelir; öyledir.

Bana şu satırları tek bir görüntü yazdırıyor: "Bir hastane bahçesinin H işaretine konmuş polis helikopterine, ambulans yanaşıyor. Bahçede birkaç hastane yetkilisi ve güvenlik görevlisi. Önce helikopterin kapısı açılıyor ardından ambulansın.

Ambulanstan bir sedye indiriliyor, helikopterin dibine kadar getiriliyor. Helikopterdekiler beyaz bir ceset torbasını uzatıyorlar, sedyeye yerleştiriyorlar.

Saysanız 10 saniye... Sedye, biraz da itilip kaktırılarak ambulansa konuluyor, beyaz ceset torbasındaki, siyah bedenini beyaza döndürmek için ne varsa yapan adam, Michael Jackson, yola çıkarılıyor.

Bir başına.
Ne bir hayran, ne bir aile ferdi, ne koruma, ne düşman...
Tek.
Bir ceset torbası, bir ambulans şoförü, bir hastane görevlisi...
O kadar.
Bu kadar...

Para mı? Saymakla bitmez.
Şöhret mi? Dünyanın kör kuyusunda bile adı bilinir.
Mal-mülk...
Herşeyin "en fazlası..."

Boşverin yapılacak cenaze törenini. Dünya televizyonlarından elbette canlı yayınlanacak şaaşalı "yolcu edişi..." Ooo, kimler yürümeyecek ki kortejde, dünya starlarını göreceğiz elbette.

Hepsini, her şeyi bir kenara koyun,
siz beyaz ceset torbasında, birkaç görevlinin eşliğinde ambulansa konulan Jackson'u unutmayın.

Aslolan o.
"Tek."   

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Saraybosna'dan dünyaya ders

Pazartesi, Hazirane 1, 2009 -Kategori: Hayat


 

 

Ben bir mermiyi hiç bu kadar sevmemiştim.
Ben bir mermide daha önce hiç ama hiç ölüm yerine hayatı görmemiştim.

Sahi, “Merminin barut haznesini açtığımda, avucuma siyah toz yerine bembeyaz umut aktı” desem inanır mısınız?


Vallahi öyle oldu; elimde ağırca bir mermiden yapılmış kalem tuttuğum andan beri, kurşun kalem değil hayır, kurşundan kalem tuttuğumdan beri “inadına yaşamak” nedir bir kez daha anladım.


Saraybosna denildiğinde aklınıza ne geliyor? Yıllar süren, yüzyılımızın en kanlı, en acımasız savaşlarından birini hatırlıyor musunuz? Daracık sokaklara sıkışıp kalan insanların, şehri kuşatan tepelere tüneyen keskin nişancılarca avlandığı, çocukların üstüne bomba yağdığı, pazar yerlerinde katliamların yapıldığı günleri, sayısız toplu mezarları…


O günler öyle uzakta da değil; tarih kitaplarında, “1992-1995’e kadar süren bir savaştır. Üç yıldan fazla süren bu savaş sırasında Kızılhaç’ın verilerine göre 312 bin kişi hayatını kaybetmiş, 2 milyon kadar insan yerini-yurdunu terk etmek zorunda kalmıştır” diye anlatılan günleri unutmak mümkün müdür ki zaten?


Ama hayır, bu yazıda size o günleri hatırlatacak değilim, aksine, o günlerde ölüm kusan mermilerden, havan toplarından aldığım güçle Saraybosna’da filizlenen hayatı, her şeye rağmen hayata tutunmanın ne kutsal bir başlangıç olduğunu anlatacağım.


Bilmem ki başka hangi şehirde “barış” her saniye “savaşı” hatırlatır? Başka hangi kentin duvarlarına “içten bir kahkaha” olarak vuran ses “hazin bir hıçkırık” olup geri gelir? Hayatı kutsamanın tılsımı, omuz başınızda taşıdığınız “kayıplarda” mı saklıdır?


Hadi açık söyleyin, dünyanın neresinde, baharın ilk günü kapalı bir dükkânın kapısına iliştirilmiş bir notu okuyup da gülümsersiniz? Ne mi yazmaktadır notta: “Güneş nedeniyle kapalı…”


Saraybosna’da bunların hepsi mümkün.

Böyle bir şehir işte Saraybosna.


Hayata tutunmuş acılı ama her şeye rağmen umutlu insanların şehri.

Savaş yıllarında Sırpların amansız kuşatmasıyla dünyayla bağlantısı kesilmişti Saraybosna’nın, hatırlayın. Ne ilaç, ne yardım, ne ekmek, ne su… Çeşmeden su alabilmek için sokağa başını uzatan, bir “Sniper” in mermisiyle canından oluyordu.


Ama şimdi…

O mermiler ayakta kalmanın sembolü oldu. O mermilerin kovanlarının pirinç yüzeylerine ustalar desenler dövdü, üstüne de “Sarajevo” yazıp tezgâhlara koydu.

Belki de inat olsun diye mermiden kalem yaptılar. Savaşın başrol oyuncusunu, bir mermiyi kavrayan parmaklar, barışı unutmasın diye midir, nedir?

 

MERHABA HAYAT  

 

Ama böyle olacağı, Bosnalı Boşnakların, öyle pek de kolay pes etmeyeceği, hayatı bırakmayacağı daha savaş yıllarından belliydi.

Gazeteci, şair Miljenko Jergovic, o en büyük kayıpların verildiği, en dayanılmaz acıların yaşandığı günleri anlatırken şöyle demişti:

“Bu şehrin delileri savaş boyunca keskin nişancıların sinirini bozmak için salıncaktan inmemiş.
Bu şehrin kadınları bomba seslerine aldırmadan güzellik uykularına yatmış, bu şehrin dedeleri ceplerindeki son parayla Başçarşı’ya kahve almaya gitmiş, bu şehrin tiyatrocuları mum ışığında ‘Godot’yu Beklerken’i oynayıp savaşa kafa tutmuş.

Bu şehrin müzisyenleri savaşın ortasında uluslararası festival düzenlemiş. Bu şehrin insanları en karanlık günlerde bile ‘yaşam’dan vazgeçmemiş.”


O yaşlı amcaların kahve almak için gittiği Başçarşı, şimdilerde cıvıl cıvıl. Sokaklarda sıra sıra turist kafileleri dolaşıyor, cami avluları gönül huzuruyla namazını kılan kadınlarla, erkeklerle dolu.   

Başçarşı’daki dükkanlardan birisi Kenan’ın. Kenan’ın önünde boy boy mermi,  top mermisi kovanı. Dövüyor, kesiyor, düzeltiyor, parlatıyor… Sonra da tezgâha koyup satıyor.

“Bu şehrin çevresinde cephane fışkırıyor. Kimi boş kovan, kimi patlamamış mermi. Sermaye! elimizin altında olunca biz de işleyip satıyoruz. Hem para kazanıyoruz hem de sanki o günler hiç yaşanmamış gibi davrananlara inat o günleri unutmayacağımızı ama ayakta da kalacağımızı anlatıyoruz.”


“Bu mermiler, bu havan topları senin ailenden de can aldı mı?” sorusu ise kesik bir hıçkırıkta kaynayıp gidiyor. 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı